CrimsonFjord
Kayıtlı Kullanıcı
Bir sabah İstanbul trafiğinde kırmızı ışıkta beklerken yan tarafta duraksayan o siyah G 63'e baktım. Sürücü camı indirdi, bir şey söylemedi, sadece omuz silkti. Sanki "ne yapayım, böyle bu" dedi. Yakıt göstergesi yarıdaydı, yeni doldurmuş olması lazımdı çünkü dün görmüştüm onu aynı yerde...
G Serisi'nin şehir içinde neden bu kadar yaktığını anlamak için önce şunu kabul etmek lazım: bu araç, asfalt için tasarlanmamış. Vallahi tasarlanmamış. 1970'lerin sonunda bir askeri proje olarak doğan bu kasa, o günden bu yana özünde pek değişmedi. Motor güçlendi, içi lüksleşti ama altındaki kafes yapı, katı aks sistemi, kare gövde... hepsi hâlâ orada duruyor. Ve şehirde her dur-kalk döngüsünde bu ağırlık kendini hissettiriyor.
Bir de şöyle düşün: standart bir G 500 yaklaşık 2.5 tona geliyor. G 63 AMG versiyonunda bu rakam daha da yukarı çıkıyor. Bu kadar ağır bir şeyi her seferinde sıfırdan hareket ettirmek, özellikle trafik içinde defalarca tekrarlanan bir eylem haline gelince... motorun ne yapacağı belli. Yakacak. Çok yakacak.
Aerodinamik mi dedin? Abi o kasa adeta bir duvar gibi havayı kesiyor. Cd değeri 0.54 civarında, modern bir sedan için bu rakam 0.25-0.28 bandında geziniyor. Yani G Serisi, aynı hızda giderken neredeyse iki kat daha fazla hava direnciyle boğuşuyor. Şehir içinde hız düşük olduğu için bu etki biraz yumuşuyor ama yine de sıfır değil. Hele 60-80 km/s bandında trafiğin aktığı anlarda motor bu direnci kırmak için ekstra enerji harcıyor...
Otomatik şanzıman meselesi de cabası. Modern G Serisi'ndeki 9G-Tronic kutusu son derece iyi bir mühendislik ürünü, bunu söylemek gerek. Ama bu kadar ağır bir araçta, şehir trafiğinin sürekli değişen ritmiyle başa çıkmaya çalışırken şanzıman sık sık aşağı vitese düşüyor. Her aşağı vites, her ani hızlanma talebi yakıt tüketimini anlık olarak fırlatan bir tetik görevi görüyor. Bunu sürücü fark etmese de bilgisayar fark ediyor ve yakıt enjeksiyonunu buna göre ayarlıyor.
Dört tekerlekten çekişi olan bir araçta şehir içi sürüş yapıyorsun, bu da ayrı bir hikaye. G Serisi'nin kalıcı 4WD sistemi, aktarma organlarını sürekli döndürüyor. Yani arka aksa, ön aksa, transfer kutusuna enerji gidiyor. Düz bir asfalt yolda buna gerek yok aslında, ama sistem çalışıyor. Durmadan çalışıyor. Ve bu da yakıt tüketimine sessiz sedasız ekleniyor.
Bir arkadaşım vardı, G 350d aldı "dizel olduğu için az yakar" diye. İlk ay sonunda aradı. "Kardeşim 14 litre gördüm şehirde" dedi, sesi biraz kısıktı. Şaşırmamak lazım aslında. Çünkü dizel motor bu araçta yakıt tasarrufu sağlıyor ama aracın temel fiziksel gerçeklerini değiştiremiyor. Ağırlık ağırlık, direnç direnç...
Sürüş tarzı da bu denkleme çok şey katıyor, bunu atlamak olmaz. G Serisi'ne binen insan genellikle o arabayı "hissetmek" istiyor. Gaz pedalına basıyor, ses geliyor, güç geliyor, tatmin geliyor. Ama bu tatmin her seferinde birkaç yüz mililitre yakıt karşılığında geliyor. Eco modda, sakin sakin, öngörülü bir şekilde sürmek mümkün tabii ki. Ama kim yapar bunu bir G 63'te...
Isınma süresi meselesine de değinmek lazım. Büyük hacimli motorlar, özellikle soğuk havalarda çalışma sıcaklığına ulaşana kadar daha zengin karışımla çalışıyor. Şehir içinde mesafeler kısa olduğu için motor bazen tam ısınmadan sürüş bitiyor. Bu da yakıt tüketimini yukarı çekiyor, hem motor ömrüne de iyi gelmiyor ayrıca.
Sonuçta G Serisi'nin yüksek şehir içi yakıt tüketimi bir tasarım hatası değil, bir tasarım tercihi. Ya da daha doğrusu, bir tasarım mirasının kaçınılmaz sonucu. Bu araç sana şunu söylüyor aslında: "Ben burada olmak için değil, orada olmak için yapıldım." Şehir onu sınırlıyor, o şehri zorluyor. İkisi de birbirini sevmiyor pek. Ve bu gerilim her dolum fişinde kendini gösteriyor...
G Serisi'nin şehir içinde neden bu kadar yaktığını anlamak için önce şunu kabul etmek lazım: bu araç, asfalt için tasarlanmamış. Vallahi tasarlanmamış. 1970'lerin sonunda bir askeri proje olarak doğan bu kasa, o günden bu yana özünde pek değişmedi. Motor güçlendi, içi lüksleşti ama altındaki kafes yapı, katı aks sistemi, kare gövde... hepsi hâlâ orada duruyor. Ve şehirde her dur-kalk döngüsünde bu ağırlık kendini hissettiriyor.
Bir de şöyle düşün: standart bir G 500 yaklaşık 2.5 tona geliyor. G 63 AMG versiyonunda bu rakam daha da yukarı çıkıyor. Bu kadar ağır bir şeyi her seferinde sıfırdan hareket ettirmek, özellikle trafik içinde defalarca tekrarlanan bir eylem haline gelince... motorun ne yapacağı belli. Yakacak. Çok yakacak.
Aerodinamik mi dedin? Abi o kasa adeta bir duvar gibi havayı kesiyor. Cd değeri 0.54 civarında, modern bir sedan için bu rakam 0.25-0.28 bandında geziniyor. Yani G Serisi, aynı hızda giderken neredeyse iki kat daha fazla hava direnciyle boğuşuyor. Şehir içinde hız düşük olduğu için bu etki biraz yumuşuyor ama yine de sıfır değil. Hele 60-80 km/s bandında trafiğin aktığı anlarda motor bu direnci kırmak için ekstra enerji harcıyor...
Otomatik şanzıman meselesi de cabası. Modern G Serisi'ndeki 9G-Tronic kutusu son derece iyi bir mühendislik ürünü, bunu söylemek gerek. Ama bu kadar ağır bir araçta, şehir trafiğinin sürekli değişen ritmiyle başa çıkmaya çalışırken şanzıman sık sık aşağı vitese düşüyor. Her aşağı vites, her ani hızlanma talebi yakıt tüketimini anlık olarak fırlatan bir tetik görevi görüyor. Bunu sürücü fark etmese de bilgisayar fark ediyor ve yakıt enjeksiyonunu buna göre ayarlıyor.
Dört tekerlekten çekişi olan bir araçta şehir içi sürüş yapıyorsun, bu da ayrı bir hikaye. G Serisi'nin kalıcı 4WD sistemi, aktarma organlarını sürekli döndürüyor. Yani arka aksa, ön aksa, transfer kutusuna enerji gidiyor. Düz bir asfalt yolda buna gerek yok aslında, ama sistem çalışıyor. Durmadan çalışıyor. Ve bu da yakıt tüketimine sessiz sedasız ekleniyor.
Bir arkadaşım vardı, G 350d aldı "dizel olduğu için az yakar" diye. İlk ay sonunda aradı. "Kardeşim 14 litre gördüm şehirde" dedi, sesi biraz kısıktı. Şaşırmamak lazım aslında. Çünkü dizel motor bu araçta yakıt tasarrufu sağlıyor ama aracın temel fiziksel gerçeklerini değiştiremiyor. Ağırlık ağırlık, direnç direnç...
Sürüş tarzı da bu denkleme çok şey katıyor, bunu atlamak olmaz. G Serisi'ne binen insan genellikle o arabayı "hissetmek" istiyor. Gaz pedalına basıyor, ses geliyor, güç geliyor, tatmin geliyor. Ama bu tatmin her seferinde birkaç yüz mililitre yakıt karşılığında geliyor. Eco modda, sakin sakin, öngörülü bir şekilde sürmek mümkün tabii ki. Ama kim yapar bunu bir G 63'te...
Isınma süresi meselesine de değinmek lazım. Büyük hacimli motorlar, özellikle soğuk havalarda çalışma sıcaklığına ulaşana kadar daha zengin karışımla çalışıyor. Şehir içinde mesafeler kısa olduğu için motor bazen tam ısınmadan sürüş bitiyor. Bu da yakıt tüketimini yukarı çekiyor, hem motor ömrüne de iyi gelmiyor ayrıca.
Sonuçta G Serisi'nin yüksek şehir içi yakıt tüketimi bir tasarım hatası değil, bir tasarım tercihi. Ya da daha doğrusu, bir tasarım mirasının kaçınılmaz sonucu. Bu araç sana şunu söylüyor aslında: "Ben burada olmak için değil, orada olmak için yapıldım." Şehir onu sınırlıyor, o şehri zorluyor. İkisi de birbirini sevmiyor pek. Ve bu gerilim her dolum fişinde kendini gösteriyor...